Ömer Çelik
Günâhlardan Arındırılmış Bir Hayat
“Allâhım! Sana karşı gelirsem, emrini tutmaz günâh işlersem;
- Hangi yer beni barındırır,
- Hangi gök beni örter,
- Hangi dağ beni korur.”
Hz. Ebûbekir (r.a) der ki:
“Eğer günâh işlemek istiyorsan;
- Allâh’ın yarattığı yerden çık, uzaklaş,
- Allâh’ın yarattığı göğün altında durma,
- Allâh’ın verdiği rızıklardan yeme,
- Allâh’ın verdiği gücü kullanma.
Böyle bir imkânın varsa günâh işle, değilse vazgeç.”
Düşünelim bir kere, Allâh’ın verdiği nîmet ve imkânları O’na isyân yolunda kullanmanın insanlık şeref ve haysiyetiyle, akıl ve mantıkla, ilim ve irfânla bağdaşacak bir tarafı olabilir mi?
Bu sebeple insânın hayâtta öncelikle öğrenmesi gereken husûs şu olmalı:
v Rabbim neleri yasaklıyor, neleri emrediyor.
v Rabbim neleri seviyor, neleri sevmiyor.
v Rabbim nelerden hoşnut oluyor, nelerden olmuyor.
v Rabbim neleri yapmamı istiyor, nelerden kaçınmamı istiyor.
Çünkü Kur’ân-ı Kerîm’de en çok temâs edilen ve üzerinde ihtimâmla durulan konulardan biri “Takvâ”dır. Değişik şekillerde 258 yerde geçmektedir. Takvâ; gönlün Allâh’ın korkusu ve saygısıyla dopdolu olması, bu korku ve saygıyla mü’minin bütün günâhlardan uzak durması ve gücü nispetinde Allâh’ın râzı olduğu amelleri yapmasıdır. Her türlü nefsânî arzularını çökertip bertaraf ederek ruhânî istidât ve kabiliyetlerini geliştirip büyütmesidir. Hayâtı tüm yönleriyle Allâh’ın ve Rasûlüllah’ın istediği çizgiye çekmeyi başarabilmesidir. Ferdî, âilevî ve içtimâî hayâtının en küçük bir karesinin bile Kur’ân ve sünnet-i seniyye çerçevesinin dışına taşmamasıdır. Âyette ifâde buyrulduğu üzere tüm varlığıyla Allâh’a teslîm olması, kâmil ve şâmil mânâsıyla İslâm’a girmesidir. (bk. Bakara 2/208)
Bu güzel vasıflarla donanan kişiye Kur’ân “müttakî” diyor. Cennete girme yetkisine sâhib olanların da sâdece müttakîler olacağını ilân ediyor. (bk. Meryem 19/63)
Müttakîyi yeniden tarif etmek gerekirse:
- Kalbini; küfür, şirk, nifâk gibi îtikâdî hastalıklardan,
- Uzuvlarını her türlü büyük ve küçük günâhlardan,
- Nihâyet gönlünü Cenab-ı Hakk’ın râzı olmayacağı her türlü kötü düşünceden koruyan, diğer taraftan da:
- Farz, vâcip ve nâfilelerle ilâhî muhabbet ve hoşnutluğu elde etme gayretinde olan, böylece âhirette cehennem azabından kurtulup cennetle mükâfâtlandırılan mü’min kimsedir.
Takvânın alt sınırı küfür ve şirkten korunmak ise de, üst sınırı yoktur. Her müttakînin önünde devâmlı olarak terfî edebileceği daha yüksek bir takvâ mertebesi her zamân var olacaktır. Bu mânevî yolculuk ölüme kadar devâm eder.
Allah katında kulun şeref ve mertebesini belirleyen yegâne ölçü de takvâdır. Rabbimizin:
“Allâh katında en şerefliniz, Allâh’a karşı saygısı, korkusu ve O’nun yasaklarından kaçınıp emirlerine itâati en yüksek olanınızdır” (Hucurât 49/13) beyânı bu gerçeği bildirir. Bu îtibarla takvâ, kulun mânevî yücelikler kazanmasına ve nihâyetinde Allah’ın dostluğuna ermesine en büyük vesîledir.
Allah Rasûlü (s.a.v), gerçek takvâya ermenin yolunu şöyle gösterir:
“Kul, harâma düşerim korkusuyla yapılması sakıncalı olmayan, fakat vicdânını rahatsız eden bâzı şeylerden bile uzak durmadıkça gerçek takvâ sâhibi olamaz.” (Tirmizi, Kıyâmet 19; İbn Mâce, Zühd 24)
Dinimizin bizden istediği takvâ hassâsiyetini şu misâl ne güzel izah eder:
Hz. Ömer, Übey b. Ka‘b’dan takvânın mahiyetiyle ilgili açıklama isteyince, o:
“–Dikenli bir yolda hiç yürüdün mü?” diye sorar. Hz. Ömer: “Evet” deyince bu sefer Übey (r.a):
“–Peki böyle bir yolda yürürken ne yaptın?” der. Hz. Ömer:
“–Paçalarımı sıvadım ve mümkün olduğu kadar kendimi korumaya çalıştım” diye mukâbelede bulunur. Bunun üzerine Übey:
“–İşte takvâ da böyledir” cevâbını verir. (İbn Kesîr, Tefsîr, I, 42)
Gerçekten de hayât yolculuğu mânevî dikenlerle doludur. Özellikle asrımızda müptelâ kılındığımız; insânları ve toplumları zehirli ahtapot gibi saran günâhlar hayâtı âdetâ yaşanmaz kılacak dereceye ulaşmıştır. Televizyon kanalları, internet linkleri, gazete ve dergi sayfaları, sokak görüntüleri gözümüzün, kulağımızın ve gözümüzün içine zehir saçmaktadır. Her türlü kanaldan mâneviyât âlemimize lağım misâli pislik akmaktadır. İşte böyle bir ortamda günâhlardan arındırılmış bir hayâtı yaşayabilmek ve paçalarımızı günâh dikenlerine sardırmadan hedefe doğru ilerleyebilmek, Hz. Übey’in uyardığı şekilde büyük bir dikkat ve titizliği gerekli kılmaktadır.
Bilinmelidir ki; kulluğun en nîrengi noktası harâmlardan, yasaklardan uzak bir hayât yaşamaktır. Zîrâ Yüce Rabbimiz bizden günâhın her türlüsünü bırakmamızı isteyerek şöyle buyurur:
“Günâhın açığını da gizlisini de terk edin. Çünkü günah işleyenler, yaptıklarının cezâsını mutlaka çekeceklerdir.” (En‘âm 6/120)
“Günâhın açığı” iki şekilde izâh edilebilir: Biri açıktan açığa, alenî olarak yapılan kötü fiil; diğeri de, isterse gizli yapılsın kötülüğü, kötü olduğu açık ve besbelli olan fiildir. Buna karşılık “günâhın gizlisi” de iki çeşittir: Biri gizli yapılan kötü fiil, diğeri de isterse açıktan yapılsın kötülüğü gizli, yâni fenâlığı ilk planda açıktan açığa anlaşılmayan, sonradan ortaya çıkan ve bundan dolayı ilk önce günâh olduğunun anlaşılması bir delîl ve habere dayanan kötü fiildir. Bununla birlikte “günâhın açığı” zinâ, hırsızlık ve benzeri gibi dış uzuvlar ile yapılan; “gizlisi” de inkâr, haset, kibir gibi sırf kalb ile yapılan günâhlar olabilir.
Bu sebepledir ki Alaattin Attar (k.s) şu tavsiyede bulunur:
“Bir kimse, susup duruyorsa, onun bu hâli şu üç şeyden boş olmamalıdır:
» Gönle kötü düşüncelerin girmesini önlemek,
» Yüce Allâh’ı sessiz sessiz anmayı sağlamak,
» Kalp hâllerini gözetmek..
Gönle Yüce Allâh düşüncesinden başkasını koymamaya çalışmak zordur. O gönle gelen şeyleri tamâmen atıp uzaklaştırmak ise mümkün değildir. Yirmi sene gönlüme bir şey koymamaya çalıştım, sonra yine geldi. Geldi ama, yer tutamadı.” (el-Hadâiku’l-Verdiyye, s. 555)
Bütün bu gerçekleri yazmak, söylemek kolay ama uygulamak zor olduğu için Yüce Rabbimiz bize şöyle bir çıkış yolu göstermektedir:
“Siz eğer yasaklanan büyük günâhlardan sakınırsanız, biz sizin küçük günâhlarınızı örteriz. Ve sizi, saygı ve ikrâm göreceğiniz şerefli bir mevkîye çıkarır ve netîcede pek hoş, çok değerli ve ikrâmı bol bir yere yerleştiririz.” (Nisâ 4/31)
Anlaşılacağı üzere, mü’minlere en çok ümit veren âyetlerden birisi budur. Cenâb-ı Allah, büyük günâhlardan kaçınmak şartıyla mü’minlerin küçük günâhlarını affedebileceğini müjdeliyor. Hadîs-i şerîflerde bildirilen büyük günâhlar arasında Allâh’a şirk koşmak, haksız yere adam öldürmek, iffetli birine zinâ iftirası atmak, zinâ etmek, yetîm malı yemek, savaş meydanından kaçmak, fâiz yemek, yalan şâhitlikte bulunmak, hırsızlık yapmak, içki içmek… gibi günâhlar bulunmaktadır. (bk. Buhârî, Edeb 6; Eymân 16; Müslim, Îmân 143-145)
Bununla birlikte unutulmamalıdır ki, önemsenmeden işlenen küçük günâhlar da âdet hâline gelir ve sürekli işlenirse büyük günâh gibi olur ve mü’minin kalbini karartır.
Bu bakımdan samîmi mü’mine yakışan davranış, dâimâ takvâ yolunu tutmak, kılı kırk yararcasına en güzelini yapmaya çalışmak, bunun için de kendisini Allâh’tan uzaklaştıran her türlü hareketi hattâ düşünceyi bile büyük günâh bilip ondan uzak durmaya gayret etmektir.
Özetle, günâhlardan arındırılmış bir hayâtın derdi, özlemi ve hasreti içinde bulunmak; Rabbinden tertemiz aldığı can emânetini, tertemiz hâlde Rabbine teslîm etmek ve meleklerin:
“Selâm size! Tertemiz geldiniz! Ebedî kalmak üzere buyurun, cennetlere girin!” (Zümer 39/73) müjdesine erişmektir!..