Allâh’a îmân, ta’zîm ve muhabbetten sonra, ikinci derecede önem arzeden husûs ibâdettir. Çünkü ibâdetler insanın yaratılışının esas gâyesidir.
İbâdet, kulluk yapmak, itaat etmek ve boyun eğmek demek olup, geniş mânâsıyla, bir insanın Rabbinin istek ve arzusu doğrultusunda yaşarken yaptığı bütün hareketlerini, sözlerini, duygu ve düşüncelerini ihtivâ eder. Hallâk-ı âlem’in karşısında O’nun yarattığı ve rızıklandırdığı bir kul olma hâlini ifâde eder. Daha özel anlamıyla ise ibâdet, niyete bağlı olarak yapılmasından sevap umulan, Cenâb-ı Hakk’a yakınlık ifâde eden ve husûsî bir şekilde yapılan tâat ve fiillerden ibârettir. Burada daha çok bu husûsî mânâ üzerinde durulacaktır.
İbâdet, Allâh Teâlâ’nın kulları üzerindeki hakkı ve ihsân ettiği nimetler karşısında yapılması gereken bir şükrün ifâdesidir. İbâdet ve kulluk, ilmi ve kudreti bütün kâinâtı kuşatmış ve kullarının bütün gizli hallerine vâkıf olan Allâh Teâlâ’ya, en yüksek ihlâs, tâzim, sevgi ve saygı maksadı ile yapılması gereken bir vazîfedir. Bu vazîfe, Allâh’a kulluğumuzu, O’na olan mutlak itaat ve teslîmiyetimizi gösteren zikirler, husûsî fiiller ve bâzı muayyen hareketlerle ifâ edilir. İbâdetler, kişinin kemâle erebilmesi için uyması gereken kâidelerdir. Bu bakımdan, yapılan ibâdetler esâsen kişinin kendi menfaatinedir. Zîrâ ibâdet, insanları maddiyâta çakılıp kalmaktan kurtarıp, nazarları ve fikirleri daha yüksek hedeflere yönelten, daha geniş ufuklarda dolaştıran bir âmildir. Şâir ne güzel söyler:
Avniyâ terbiyet-i nefsin içündür tâat
Yoksa Allâh’a ne tâat ne ibâdet lâzım.
İbâdetin en yüksek mertebesi, herhangi bir menfaat düşüncesiyle değil, Allâh Teâlâ’ya, ancak O’nun rızâsı için yüksek bir tâzim ve ihlâs ile itaat etmektir. Bu sebeple kullukta, mutlak acziyet ile mutlak kudretin buluşmasının lâhutî bir cilvesi tecellî eder. Kendi aczini hissetmeyen mağrurlar, hiçbir korku ve endişe taşımayan gâfiller ve ümidini tamâmen yitirmiş bedbinler bu şereften mahrumdurlar. İbâdet, kalb ve vicdânımızın dışarıdaki bir tecellîsi olması hasebiyle, Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-’in öğrettiği şekilde yapılırsa îmân cevherini koruyup kuvvetlendirmede çok mühim bir rol oynar. Bunun yanında tam bir şuur ile yapılan ibâdetler, ahlâkımızın güzelleşmesi bakımından da büyük bir tesir icrâ eder.
Allâh Resûlü -sallallâhu aleyhi ve sellem-’in ibâdet hayâtı, Kâinâtın Yaratıcısı’nı tefekkür ile başlamış, iştiyâk, teslîmiyet, muhabbet ve hasretle yoğrulmuş ve bin bir türlü güzelliklerle bezenmiştir. Hira mağarasına çekildiği inzivâ günlerinde, varlık etrâfında ve onun Hâkim-i Mutlak’ı hakkında tefekkür eden Resûl-i Ekrem Efendimiz, risâletle müşerref olduktan sonra Cenâb-ı Hakk’ın, kendisine öğrettiği şekilde ibâdet ederek ölüm gelinceye kadar kulluğuna devâm etmiştir.